Peygamber efendimiz (sav) Kur'an'ı açıkladığı ilk yıllarda müşrikler tarafından tahammül edilemeyecek hakaretlere maruz bırakılıyordu.Hor görülüyor,Taifde olduğu zamanlar taşa tutuluyordu. Etrafında pervane olan genç sahabeler Hz Muhammed 'e (sav ) değil bir taşın dokunmasına, yakıcı bir güneş ışığına ,veya sıcak bir rüzgarın değmesine tahammül edemiyorlardı. Bunlardan biride o zamanlar 22 yaşında olan Hz.Zeyd (ra ) idi.O zatı efendimiz ( sav ) efendimizi muhafaza eden melaike ordusunu bile kıskanıyordu.Onun etrafında oluşturulan koruyucu etten duvarın en önünde yer alıyordu. Hz Zeyd (ra) bu konuda o kadar çırpınıyorduki adeta efendimiz (sav ) aldığı soluğu bile seçmek, ve onu okşamak arzusundaydı. Bu yüce sahabe güneşin ortalığı adeta kavurduğu bir günde Gazve ye hazırlanan Peygamberimizin alnında parıldayan ter damlacıklarını gördüğü her bir damla Hz Zeyd (ra) in kalbine bir hançer gibi saplanmıştı.dayanamadı başını yukarı öfkeyle kaldırarak ,ve hiç kımıldamayarak ona bakmaya başladı. Peygamber efendimiz ( sav ) bir şeyler olduğunu hissetmişti. Hemen Zeyd'e döndü ve kolunu tutarak -''Zeyd ne yapıyorsun,güneşi söndüreceksin.'' Zeyd (ra ) bakışlarını yere çevirdi.ve Allahın izniyle güneş ona muhatab oldu.Güneş : -ya Zeyd diyordu ben Allahın elçisi ( sav ) incitmek istermiyim hiç, sadece ona yakın olmayı arzu etmiş idim. İman ve sevgi Mekke sokaklarından bütün alemlere yansıdı ve onu sevenlerin gönlüne ulaştı. Hz.Zeyd'den bütün gençlere mesajdı bu ''ONU BENİM GİBİ SEVMELİSİNİZ '' diyordu. ALLAH ondan razı olsun. Deki ''Eğer ALLAHI seviyorsanız ona uyunki,ALLAH'da sizi sevsin ve günahlarınızı affetsin. Şüphesiz ALLAH bağışlayıcı ve merhamet sahibi olandır. ( A li İmran .ayet 31 )
Hz. Âişe Vâlidemiz, Efendimizin hastalığı esnasındaki bir hatırasını şöyle anlatır: "Resûlullah (a.s.m.) eve geldiği sırada başımda bir ağrı belirmişti. Ağrının şiddetinden 'Vay başım, vay başım' diye söylendim. Resûlullah bunu duyunca, 'Ne ehemmiyeti var? Neden üzülüyorsun? Eğer benden evvel dünyadan göçüp gidersen seni teçhiz ve tekfin eder namazını da kılarım' diye konuştu. Ben de, 'Benim ölümümü mü istiyorsunuz?' dedim." Hz. Âişe, Peygamberimiz (s.a.v.)in latife yaptığını birden anlayamayıp böyle konuşmuştu. Resûl-i Ekrem latifesinin sonunu şu ciddi sözlerle bağladı: "Ey Âişe Senin başının ağrısı geçer gider. Asıl baş ağrısı benim başımın ağrısıdır. Artık ondan kurtulmak çok zor."1
Peygamberimiz (s.a.v.) ve Sıddık-ı Ekber
Her yerde her zaman Allah ve Resûlüne sadakâtın zirvesinde bulunan Sıddık-ı Ekber, Resûl-i Ekremin huzuruna çıkarak kendisine hizmet etmekten şeref duyacağını şöylece dile getirdi: "Yâ Resûlallah, müsâade buyurursanız, hastalığınızda size hizmet etmek isterim!" Resûl-i Ekrem, Sıddık-ı Ekberin arzusuna müsâade etmedi, ama cevabı gönlünü fethedici idi. "Ey Ebû Bekir! Bu niyetinle bile yapacağın hizmetin sevap ve mükâfatına şimdiden nâil oldun. Ancak ben, hastalığım esnasında hizmetlerimi kızımla, zevcelerimden başkasına gördürecek olursam, onları üzmüş olurum!"
En Ağır Hastalık, En Fazla Iztırap
Hastalığın şiddeti, ateşin yüksekliği sebebiyle Peygamber Efendimiz yatağında bile rahat edemiyordu. Bir o tarafa, bir bu tarafa dönüyordu. Başucunda bulunanlar, bu durum sebebiyle, "Yâ Resûlallah! Eğer bizden birisi bu derece ıztırap çektiğini izhar etseydi, muhakkak bizi tekdir ederdin" dediler. Resûl-i Ekrem cevabıyla durumunu şöylece izah etti: "Benim hastalığım bildiğiniz gibi değil, oldukça zordur. Allah Taâlâ, salih ve mü'min kullarını belânın, hastalığın ve musibetin en şiddetlilerine mübtelâ eder. Fakat o belâ, o musîbet ve o hastalık vasıtasıyla o mü'min salih kulunun derecesini yükseltir, günahlarını yok eder." Ve Hz. Âişe Vâlidemiz şöyle der: "Hakikaten Resûlullahın hastalığından daha zor, daha şiddetli bir hastalık görmedik." İbni Mes'ud Anlatıyor Abdullah ibni Mes'ud (r.a.) ise Peygamberimiz (s.a.v.)in hastalığının şiddetini şöyle dile getirir: "Nebînin (a.s.m.) hastalığında vücudu hummanın hararetinden şiddetli sarsıldığı sırada huzuruna varmıştım. "Yâ Resûlallah! Humma hararetinden çok ıztırap çekiyorsunuz! "Yâ Resûlallah! Bu hummanın iki kat ıztırabı var, elbette sizin için iki kat ecri ve mükâfatı vardır, dedim. "Resûlullah, 'Evet' diyerek beni tasdik etti. Sonra da şöyle buyurdu: 'Hastalığa tutulan hiç bir Müslüman yoktur ki; Allah Taâlâ onun hata ve günahlarını, ağacın yapraklarını döktüğü gibi dökmesin."2
Ümmü Bişr anlatıyor
Hastalığı sırasında Resûl-i Ekremin ziyaretine giden Bişr bin Bera'nın annesi Ümmü Bişr de gördüklerini şöyle anlatır: "Resûlullahı ziyarete gitmiştim. Vücudundaki şiddetli harareti görünce sormadan edemedim: 'Yâ Resûlallah! Ben böyle sıtma hiç görmedim.' "Resûlullah (a.s.m.) bana cevaben şöyle buyurdu: 'Bizim hastalığımız herkesten daha şiddetli ve daha ziyâde olur. Fakat bunun mukabilinde kazandığımız sevap ve mükâfat da o nisbette fazla olur!'"3 Resûl-İ Ekrem Yazı Yazdırmak İçin Kâğıt Kalem İstiyor Rebiülevvel ayının sekizi, Perşembe günü. Resûl-i Kibriyâ Efendimizin hastalığının en şiddetli anları. Etrafında Hz. Ömer gibi bazı zâtlar bulunuyordu. Bu sırada, "Bana kâğıt kalem getiriniz, size bir yazı yazayım. Tâ ki bundan sonra hiçbir zaman yolunuzu şaşırmayasınız" buyurdu.4 Hz. Ömer, "Resûlullaha (a.s.m.) hastalığı baskın gelmiştir. Yanınızda Kur'an var. Allah'ın Kitabı bize yeter" dedi. Kâğıt kalem getirip getirmemekte tereddüt ettiler. Bazıları Hz. Ömer'in sözlerini doğruladı. Kimisi de kâğıt kalemin getirilmesini istiyordu. Resûl-i Kibriyâ Efendimiz, onların anlaşmazlığa düştüklerini fark edince, "Yanımdan kalkınız, yanımda münakaşa, gürültü etmeyiniz. Beni kendi halime bırakınız"5 buyurdu. Böylece Resûl-i Kibriyâ Efendimizin yazdırmasını arzu ettiği şey, yazılmamış oluyordu.
Hastalığının Hafiflediği Gün
Resûl-i Kibriyâ Efendimizin hastalığı gün gün, saat saat şiddetini artırıyordu. Bir ara soğuk su getirilmesini emretti. Getirilen suyu mübârek vücudlarına döktürdü. Bundan sonra biraz hafifleyip rahatlık hissetti. Bunun farkına varır varmaz Hz. Ali ve Hz. Fazl bin Abbas'a dayanarak Hâne-i Saadetinden Mescid-i Şerife gitti. Minbere çıkıp oturdu. Ashab-ı Kirama şu hitabede bulundu:
"Ey insanlar! Duydum ki, vefât edeceğimi düşünüp telâş ediyormuşsunuz. Hangi Peygamber ümmeti içinde ebedî kaldı ki, ben de kalayım? Bilesiniz ki, ben yakında Rabbime kavuşacağım. Ona siz de kavuşacaksınız. "Ey Ensar! İlk Muhacirlere iyilik etmenizi tavsiye ederim. "Ey Muhacirler! Size de Ensara iyilikte bulunmanızı tavsiye ederim. Onlar size yardımda bulundular. Sizi memleketlerine getirdiler. Sizi evlerinde ağırladılar, barındırdılar. Geçimde sıkıntı içinde oldukları halde sizi kendilerine tercih ettiler. Her kim onların üzerine hâkim durumuna geçerse onlara iyilikte bulunsun. "Ey İnsanlar! "Her şey Cenab-ı Hakkın ezelî idaresi dairesinde cereyan eder. Allah-ı Teâlânın kaza ve kaderine galebe etmek sevdasına kapılmayınız, çünkü mağlûp olursunuz. Cenab-ı Hakka hile yapmaya kalkışmayınız, zira zarar ve ziyana siz uğrarsınız. "Ben size, şefkatli ve merhametliyim. Sizler yine bana kavuşacaksınız. Buluşacağımız yer, Kevser Havuzu kenarıdır. Her kim Kevser Havuzu kenarında buluşmak isterse elini ve dilini lüzumsuz şeylerden sakınsın. "Ey İnsanlar! "Bilmelisiniz ki, günah işlemek, nimet ve kısmetlerin değişmesine sebep olur. İnsanların ekserisi salih olursa, onların âmirleri, idarecileri de adl ve insafla muamele ederler. Halk, isyan ve günaha meylederse onların idarecileri, hâkimleri de zulm ve adaletsiz iş görmeye yönelirler."6
Bu hitabesinden sonra tekrar Hz. Âişe Vâlidemizin evine gitti ve yatağına yattı.
Sahabe hanımlarından birisidir, Sümeyra. Uhud'da Efendimiz'in öldüğü haberi yayılır. O ne babasını ne de çocuklarını arar. Aradığı tek kişi Allah Resulü'dür.
Uhud, fedakarlığın, sadakatin ve samimiyetin adıdır. Orada insanın içini dağlayan zincirleme hadiseler cereyan eder. Nebiler Nebisi'nin başı yarılır, dişi kırılır,mübarek vücuduna giydiği zırh parçalanır ve halkaları vücuduna saplanır. Onu çıkarayım derken dişleri kırılanlar olur.
Uhud'un en çetin anlarında Resul-ü Ekrem'in vefat ettiği haberi yayılır. Aslında bu haber Müslümanların moralini bozmak için yayılmıştır. Ama hiç de öyle olmamıştır. Efendiler Efendisi vefat ettikten sonra hiçbir sahabi yaşamak istemez. Onun için hepsi ölümü göze alırlar ve "Burada ölelim. O'nun olmadığı dünyayı ne yapalım." diyerek mücadelelerine devam ederler.Bu haber yıldırım süratiyle Medine ufuklarında da dalgalanmaya başlar.
Bütün kadınlar ve çocuklar duyarlar ve etrafa hüzün bulutları yayılır. Bu kadınlar içinde Sümeyra isminde bir hanım vardır. Hz. Sümeyra o gün babasını, kardeşlerini ve eşini de Uhud'a göndermiş ve onlara şu tenbihte bulunmuştur:
-Bakın! Nebiler Nebisi'ne birşey olur ve siz geriye dönerseniz,yüzünüze bakmam. Nitekim O bizim hayatımızın hayatıdır.O dinin tebliğcisidir.O olmadıktan sonra ben güneşsiz cihanı neyleyeyim...
Hz. Sümeyra Uhud'a doğru yol alır
Allah Resulü'nün ölüm haberini alan Sümeyra, atına biner ve süratle Uhud'a doğru yol alır. Uhud'a vardığında oradakilerden birisi, "Sümeyra! Çocukların işte burada şehit oldu." der.Ama o, hiç duymaz bu sesi. Dudaklarından dökülen söz şudur:
-Resulullah nerede? Bana O'ndan haber verin!
Az daha ilerlediğinde bu sefer de babasının naaşını gösterirler. O yine, "Resulullah nerede?" der. Nihayet birisi çıkıp da, "Merak etme, endişelenme Sümeyra! Resulullah hayattadır." dediği an, dünyalar Hz. Sümeyra'nın (r.anha) olur. Allah Resulü'nü gözleriyle görmek ister.
Efendimiz'in yanına kadar gider ve İki Cihan Güneşi'ni gördükten sonra dudaklarından tarihin duyup dinleyeceği, insanlığın kulağına küpe yapacağı şu sözler dökülür:
-Külli musibetin ba'de zalike celel Ya Resulullah! -Bundan sonra bütün musibetler bana pire ısırması gibi hafif gelir Ya Resulullah! Gök şak şak olup yarılsa ve başıma dökülse, yer parçalanıp beni yutsa, evladım ve babam ölse gam yemem, değil mi ki Sen hayattasın...
İşte Ashab-ı Kiram, Peygamber Efendimiz'i bu ölçüde seviyordu. Günümüzün Sümeyra'ları bu muhabbet ve aşkla mamur evlatlar yetiştirdikten sonra yeni yeni ufuklar açılacak, inşAllah makus kaderimiz değişecek, ağlayan gözlerin ağlamaları dinecek ve mahzun gönüllere sürur gelecektir...